Off… Bir Fak Daha

Faktan(*) başka bir şey değil…

Colin Kazim-Richards nam-ı diğer Kazım Kazım Beşiktaş-Fenerbahçe karşılaşmasında yan hakeme anadilinde sarfettiği argoya çalan bir tabirden dolayı 4 maç ceza aldı. Sarfedilen ve cezaya neden olan sözün ne anlama geldiğini idrak edebilmek için az biraz genel kültürden pay almak, biraz da futbolun içerisinde yer alındığı için yabancı oyuncuların kullanma ihtimali olan kelimeleri ve ne anlamlara geldiklerini bilmek şart. Mevzu bahis karşılaşmada yan hakemin Kazım ‘ı attırırken ne tür mimiklere büründüğünün de altını çizmek lazım.Yani bu durumda işin içinde sadece bilgisizlik değil habis duygular da aranabilir…

Hadi maç içerisinde sözün tam anlamını bilmeden oyundan atılmasına neden olanlar bir yana, bu sözün kullanıldığı an ve ortam düşünülünce, emsalleriyle karşılaştırılınca ne anlama geldiği ve neyi anlatmak istediğini bu cezayı verenler  hiç mi araştırmaz ?

Ne dense boş… Akl-ı selim tarafın sarfettiği sözler her zamanki gibi duvara çarpıp geri dönecek ne de olsa… Açık ve net olan; lige heyecan katma ve ligin pazar değerinin düşmemesi için şampiyonluk yarışında seyirci sayıları fazla olan tüm takımların lig sonuna kadar yer almasını isteyen kesimlerin faklarını(*) çok erken kurmaya başlamış olmaları. Yakalanmamak lazım ama bu kesim fak kurmaktan bıkacak gibi durmuyor.

Eyyam ve riyanın hüküm sürdüğü mecralarda hakkını aramak epey zor olsa da Fenerbahçe taraftarına ve camiasına düşen bu fakların(*) farkında olmak.

Gerisi malum; Fenerbahçe’ye ve Fenerbahçeli’ye düşen mücadele etmek… Bu camia mücadeleci ruhu sayesinde bugünlere gelebilmiştir. Düzen ve lobi hiç bir zaman yanında olmamış ve olmayacaktır. Fenerbahçe ve diğerleri bu tiyatroda rollerini hiç değiştirmeden yollarına devam edecektir.

Fenerbahçelilik hiç bir zaman kolay olmamıştır, olmayacaktır.

*Fak: Tuzak, Kapan.

Kasım 27, 2009

Direkten Dönen Transferler – Eric Cantona

“1966 yılı İngiliz Futbolu için çok önemli bir yıldır çünkü Eric Cantona 1966 yılında doğmuştur.”

Cantona sıradan hale gelen hırçınlıklarından bir tanesini 1992 ‘de formasını giydiği Nimes ‘de gerçekleştirip (maç içerisinde hakemin bir kararına itiraz edip topu üzerine atarak) 1 ay ceza aldıktan sonra bu cezaya göstediği aşırı tepkiler dolayısıyla da aynı cezanın 3 aya çıkartılmasıyla muhtemelen “Başlarım böyle işe…” diyerek futbolu bırakma kararı almıştı. O dönem Fransız milli takımının başında olan Platini ‘nin teşvikiyle futbola dönmeye Fransa dışında olmak kaydıyla ikna olmuş, mekan olarak da İngiltere ‘de karar kılınmıştır.

Devreye giren Sheffield Wednesday Cantona ‘yı bir haftalık deneme süreci için davet eder. Bir hafta sonrasında Sheffield Wednesday onay verdiği takdirde transfer 1 milyon pound karşılığında gerçekleşecektir. O dönem Sheffiled Wednesday ‘in başında futbolu bıraktığı sezonun ardından göreve gelen Trevor Francis bulunmakta… Her ne kadar bu transfer olayı şanından biraz alıp götürse de kendisi futbolculuk zamanlarında taraftarların en sevdiği futbolcular arasındaydı.

Ocak ayına denk gelen bu deneme süreci anlaşması, malum İngiltere ‘nin hava koşullarıyla birleşince Cantona bu bir haftalık sürede daha çok bizim futbol literatürümüzdeki şekliyle takımla birlikte salonda çalışmak zorunda kalmıştır. Bu sürede sadece mini futbol turnuva maçında bir Amerika ekibi ile suni çimde oynanan maçta yer alır. Yeterli olmamış olacak ki Francis çim sahada ve düzgün bir maçta tam olarak test edemediği bir futbolcuyu transfer etmeyeceğini açıklayıp; deneme sürecinin cevabını bir kaç yıl içinde alacağı “Bakalım çim sahada neler yapabilecek?” sorusunu sorarak bir hafta daha uzatılmasını talep eder.

Bir haftalık deneme sürecini kabul etmesi bile enteresanken, bu sürenin bir hafta daha uzatılma talebine muhtemelen burada yazamayacağımız bir karşılık vererek Cantona, bir kaç gün içinde Sheffield Wednesday ‘in Yorkshire ezeli rakibi Leeds United menajeri Howard Wilkinson ile bir görüşme sonrasında anlaşır ve deneme süreci koşulu olmadan Leeds United ile sözleşme yapar. Leeds United o sezon Cantona ile lig şampiyonluğuna ulaşır. Sheffield Wednesday ise ligi üçüncü sırada bitirir.

İlginç bir not da; bu transferin gerçekleşmesini sağlayan Leeds United menajeri Howard Wilkinson’ın Leeds United ‘a 1986 yılında Sheffield Wednesday ‘den gelmiş olması. Disiplinli olması ile tanınan Wilkinson ‘ın Cantona ile başedebileceğine inanmasına şaşırmamak lazım çünkü kendisi 1989-1990 sezonunda Vinnie Jones ile çalışmış ve nasıl becermişse kendisinin bir sezonda sadece 3 sarı kart görmesini sağlamıştır.

Böylece Sheffield Wednesday bir hafta deneme süreci talebi nedeniyle Cantona ‘dan olur. Cantona ise önce Leeds United ile sonrasında da Manshester United ile futbol dünyasının en önemli isimlerinden birisi olur. Sheffield Wednesday ek bir haftalık deneme süreci talebi sayesinde belki sınıf atlamasına ve Cantona gibi bir fenomenin formasını giymesine kendi kendine engel olmuş olabilir ama İngiltere futbol tarihinde arkasından baktıran gerçekleşmemiş transferler listesinin başında kendisine sağlam bir yer bulmuştur.

Kasım 25, 2009

Yoksulluğumuz Kardeştir Bizim…

Paylaşıyoruz…
Yoksulluğunuzu, Acılarınızı, Özlemlerinizi, Umutlarımızı… Paylaşıyoruz… Soframızdaki ekmeği, Gelecek düşlerimizi. Hasretlerimizi,sevgilerimizi… Paylaşıyoruz… Yarın yanağından gayrı her şeyi sizlerle paylaşıyoruz…

Detaylı bilgiler için yardım kampanyasının düzenlendiği bağlantıyı ziyaret ediniz;

http://www.vamosbien.org/index2.php/?p=466

Kasım 17, 2009

Robert Enke ve O Lanet Olası Maç…

Sezonun ilk maçı… Bir çok insan için de yılın tatil dönemi. Tribünlerde gerçek taraftarların yanı sıra; gösteri, gol ve galibiyet izlemeye gelmiş sözde taraftarların da yer aldığı bir maç. Bu profile sahip seyirciler tatil dönemlerindeki karşılaşmalar da biraz daha fazla kendini gösteriyor. Sosyologların söyleyeceği bir kaç şey vardır mutlaka… Artık “Ben ayda yılda bir maça geliyorum gol isterim, galibiyet isterim” mi dayanakları yoksa bu tür karşılaşmalara animasyon beklentisiyle gelmeleri mi bilemiyorum.

Ülkedeki kültürel sıkıntı zaten başlı başına bir sorun.  Basının empoze etmeye çalıştığı aldatmacalar bir çok insanı etkiliyor. “Alex koşmuyor” başlığı ile gazete satmak için oluşturulan safsatalara kendini kaptıran bir kısım şuursuz sözde taraftar sonunda Alex ‘i dahi ıslıklamıştı. Enke konusunda da yerli kaleci baskısı ve “Geldiği takımın yedek kalecisi, Fenerbahçe ‘de işi ne?” şeklinde dolaylı dayatmalara kanan yine bir çok sözde taraftar vardı. Bu kesim yukarıda değinilen “stada gösteri izlemeye gelen bir kesim sözde taraftar” ile birleşince zaten o kara maç ortaya çıkmıştı.

Böylesine bir maçta ilk kez Fenerbahçe formasıyla sahaya çıktı Robert Enke. Sahaya çıktığı anı hiç unutmam. Adımını atar atmaz henüz kendisine bir tezahürat yapılmadan dört tribünü de koşarak alkışlamış ve hemen çalışmasına başlamıştı. Çokça da alkış almıştı… Kendisini maç içerisinde seviyesizce aşağılayacak olan insanların maç öncesinde kendisini alkış yağmuruna tutması işin traji-komik yanıydı.

Maç içerisinde belki biraz kendi, belki de defansın hatalarıyla goller yemiş ve bu gollerden sonra maç devam ederken kurtardığı ve topu eline her aldığı her pozisyonda takımın yanında olmanın, takımını desteklemenin, futbolcusuna zor zamanlarda sahip çıkmanın ne demek olduğundan bihaber çoğunluk kendince dalga geçercesine alkışlamış, ıslıklamıştı Enke ‘yi. O anlarda hissettiklerim; üzüntüm ve kızgınlığım, maçı sonucundan çok utanç verici sahnelerle hatırlamamı sağlamıştır hep…

…ve bugün Robert Enke ‘nin hayata veda ettiği haberini duyunca dondum. Mevzu bahis maçta bir çok sözde taraftarın kendisine ve aslında tüm camiaya yaşattığı o seviyesiz anlar bir kez daha gözümün önüne geldi. Biraz daha kahretti…

Aklında buralara dair güzel anılar olmasa da sana yaşatılanlardan samimiyetle utananların son dileklerini umarım kabul edersin.
Toprağın bol olsun Robert Enke… Huzur içinde yat.

Kasım 11, 2009

Güiza…

Futbolun takım oyunu olduğu, zaferlerin takım olarak kazanıldığı gibi gerçeklerin bugünlük köküne kibrit suyu… Fenerbahçeyle birlikte geçen bunca yılda bir çok oyuncu hayal kırıklığı ile karışık duygular yaşatmıştır bize belki ama takım genel anlamda başarılı da görülse, kendisine bir kaç beden büyük gelen bu formayı bir de lütfederek, laf olsun kontrat dolsun diyerek giyen bazı oyunculara sabretmek çok zor geliyor.

Yazılacak çok şey var, bilgimizin yettiğince teknik-taktik de kasabiliriz ama varacağı yer belli, o yüzden yolu düşüp de  okuyacak olanların vaktini bu konuyla çok fazla almamak daha iyi olur, bizimkisi okyanusta bir damla misali de olsa haykırma ihtiyacı: Bu formanın değerini bilmeyen, öğrenemeyen oyuncuları bu takımda tutmak, kontrat ile gelen kontenjandan dolayı oynatmak; Zeki Rızalar ‘a Cihatlar ‘a, Canlar ‘a Lefterler ‘e, Basriler ‘e Nezihiler ‘e ve nicelerine ihanet; bizlere işkencedir.

Ders alınsın, bu takıma katılacak oyuncularda biraz yürek aransın. Evet zor, endüstriyel spor ve koyu profesyonellik olgusu sarmış dört bir yanı ama en azından üzerine geçirmesine rağmen çubuklunun değerini uzun süre anlamamakta ısrar edenlere de maddi zarar göze alınıp, yol verilsin. Bu renklerin temelinde yatan mücadeleci ruha bu kadar inatla ihanet edilmesin…

Galibiyetti, şampiyonluktu, kupaydı… Ruhuna sahip çıktıktan sonrası kolay.

Kasım 2, 2009

Boks-un Keita ‘ya Faydası Ne? Peki Balta’nın Sapı Asıl Nerede ?

Karşılaşma sırasında yumruk atmalarından dolayı ceza alan sporcular. Bakalım alınan cezalara ve yapılan hareketlere;

Aralık 2004 – Micheal Mols, Utrecht
5 maç ceza | Utrecht – De Graafschap karşılaşmasında rakibine yumruk atmak.
Mayıs 2009 -  Shaloze Udoji, CSKA Sofia
6 maç ceza | CSKA Sofia – Levski Sofia karşlaşmasında rakibine yumruk atmak.
Nisan 2009 – Carlos Eduardo, Hoffenheim
5 maç ceza | Bochum – Hoffenheim karşılaşmasında rakibine dirsek atmak.
Mart 2007 – Navarro, Valencia
7 ay ceza | Inter – Valencia karşılaşmasında rakip takım oyuncusuna yumruk atmak.
Mart 2008  – Bobo, Beşiktaş
4 maç ceza |  İstanbul BSB – Beşiktaş karşılaşmasında rakibine yumruk atmak. Yumruk belki ağır gelebilir, yumrukla itmek arasında bir hareket diye not düşelim.
Kasım 2006 – J. Cotterill, Barrow
5 ay ceza | Barrow – Bristol Rovers karşılaşmasında rakibine yumruk atmak. Oyuncu attığı yumruğun bir suç olmasından dolayı 4 ay da hapis cezasına çarptırıldı.

Spor karşılaşmalarında yumruk yumruktur, biraz da kenar yönetimde bulunup içindeki boks hasretine daha fazla dayanamayıp kendini yeşil sahalara salan spor adamlarının yumruklarına bakalım;

Mart 2008 – Diego Umana, America
11 maç ceza |  Olaylı Deportivo Cali – America karşılaşmasında rakip oyunculardan birine saha içinde vurmak.

Başka spor dallarına bakalım;

Mayıs 2008 – Harbhajan Singh, Mumbai Indians
11 maç ceza |  Sreesanth’s Kings – Mumbai Indians karşılaşması sonunda rakip oyuncuya tokat atmak. Federasyonları oyuncunun bundan sonra herhangi bir olaya karışması durumunda ömür boyu ceza alacağını da açıkladı.
Aralık 2007 – Perry Freshwater, Perpignan
4 maç ceza | Treviso – Perpignan rugby karşılaşmasında rakibinin yüzüne vurmak.
Haziran 2001 – Duncan McRae, NSW Waratahs
7 maç ceza | NSW Waratahs – British and Irish Lions karşılaşmasında rakibine yumruk atmak.
Kasım 2006 – Marcus Haislip & Mirsad Türkcan, Fenerbahçe – Efes P.
9  maç ceza | Fenerbahçe – Efes P. karşılaşmasında yumruklaşma.
Aralık 2008 – Jamie Cudmore, Clermont
5 maç ceza | Clermont – Munster karşılaşmasında rakibine yumruk atmak.

Kapatmadan önce de gol sevinçlerinde yakın zamanda rakip taraftarı tahrik edici hareketlerden dolayı ceza alanlara bakalım;

Eylül 2009 – Emmanuel Adebayor, Manchester City
2 maç ceza | Manchester City – Arsenal karşılaşmasında gol attıktan sonra rakip takım taraftarlarının önünde sergilediği gol sevinci.
Ekim 2009 – Danny Tiatto, Brisbane Roar
1 maç ceza | Brisbane Roar – Melbourne Victory karşılaşmasında rakip takım taraftarlarına el hareketi.
Ekim 2009 – Joel Griffiths, Beijing Guoan
7 maç ceza | Henan Jianje – Beijing Guoan karşılaşmasında takımının beraberlik golünü attıktan sonra rakip taraftarlara el hareketi.

Yorumsuz diyerek de bitirelim…

Not: Liste solkanat.com tarafından yapılmıştır, el emeğidir o yüzden yanlışlık olma ihtimali (az olmakla birlikte diyelim) mevcuttur. Saygılar

Ekim 30, 2009

Bir Klasik ve Sonrası

Malum karşılaşma geride kaldı, Fenerbahçe ‘nin koşan, rakibe pas yaptırmayan “öpen” oyun tarzı bizi mutlu etti. Çok fazla teknik veya taktik tarafına girmeyeceğiz, bu tür müdaheleleri içeren güzel yazıların linklerini aşağıda listeleyeceğiz.

Skoru bir kenara bırakalım, o biraz alışkanlık yapmaya başladı o yüzden derbi de olsa mutluluğu takımın oyun tarzında, oynayan oyuncuların performanslarında aramaktayız… O kadar ki; Fenerbahçe kötü bir oyunla karşılaşmayı 1-0 kazansa homurdanmalar yükselecek durumda… Bir karşılaşmayı 1-0 ve kötü oynayarak kazansan homurdanma olabilir elbette ama derbi maçını ne olursa olsun kazanmanın yettiği mentalitesi futbol kültürünün biraz da olsa uğradığı her ülke de yaygın, bizde sonucun klasik olma durumu çığrından çıkmaya başladı, taraftar gerçekten ekstra güzellikler ister duruma geldi skor haricinde.

Bu tabloda diğer tarafın düştüğü içler acısı durum da ortada, derbi deniyor, rekabet deniyor, bu sefer olacak deniyor ama bu taraf skoru zaten cebine koymuş ve taraftarı artık maçta ekstra neler olacağının, kimlerin golleri nasıl atacağının derdinde… Tam bir kutlama havasında geçiyor baştan sona… Karşı tarafa kolaylıklar dileyelim… Zor geliyordur bu tabloyu satın almak zorunda olmaları…

Karşılaşma ile ilgili okuyabileceğiniz, bizim denk geldiğimiz hoş yazılar;

- Fenerbahçe : 3 Galatasaray : 1 TSL 2009-2010 Papazın Çayırı
- Fenerbahçe : 3 Galatasaray : 1 Romantik Kanaryalar
- Total Şov, Kusursuz Eğlence Papazın Çayırı
- Fenerbahçe – Galatasaray maçları… T(i)rajik
- Fenerbahçe 3-1 Galatasaray Maç Sonrası Hayatım Fenerbahçe
30 Ekim Ekleme
- Fenerbahçe – Gs maçı koreografi hikayesi Vamos Bien
3 Kasım Ekleme
- Aynısını Bir GS’li Yapsa Kıyamet Kopmuş Gibi Ağlardık! Papazın Çayırı

Ekim 27, 2009

Skoru Korumak ?

Gaziantepspor – Fenerbahçe maçını izledik, maç sonunda ise bir maçın kaybedilmesinden çok bu şekilde “haybeye” bir maçın kaybedilmesi çok canımızı sıktı.

Maçın başı gidişatını çok belli etmişti zaten, önemli eksiklere rağmen Fenerbahçe bu maçta golü bir şekilde bulacak ve maçı o şekilde bitirmeye çalışacak diyorduk, muhtemelen bir çok Fenerbahçeli de öyle diyordu. Halbuki Gençlerbirliği maçı iştah açmıştı. Neyse… Gol de geldi çok fazla bekletmeden. Sonrası aslında Manisa veya Antalya maçlarından çok farklı değildi. Sadece skor farklı oldu.

Haybeye dedik ya şu yüzden;

Bir takımın golü bulup maçın kalan süresinde skoru korumaya yönelik bir oyun ortaya koyması bazı durumlarda elbette kabul edilebilir hatta bazen gerekir de fakat bunu gerçekleştirecek bir oyuncu yapısı yoksa o anda sahada bu taktiğin tutması tamamen rakibin becerisizliğine kalmakta. Teknik ekibin işi takımı tanımak, herkesten daha iyi tanıyorlar futbolcuları yüzlerce idmanda birlikteler o yüzden fazla ahkam kesmek doğru olmaz ama teknik bir konu da olsa eklemeden geçemeyeceğim; Hücumda büyük önem taşısa da bu tür skoru koruma taktiğine uymayacak oyuncuların başında Kazım geliyor ve malesef ikinci yarı bu oyun mentalitesi benimsendikten sonra sağ kanattan yenilen atakların sayısını hatırlayamıyorum. Önder ‘i oraya çekmekte arandı çare ama Kazım ‘ın defansif yönünün eksikliği sebebiyle sağ bekte kim oynarsa oynasın aynı zor durumlarda kalacaktı zaten. Nacizane düşündük Mehmet Topuz ‘u Kazım ‘ın yerine sağ tarafa çekip direnç biraz arttırılsa ve Özer ‘ de Kazım ‘ın yerine oyuna girip ortada oynasa diye…

Bir de karşında normal şartlarda iki üç pası zor yapacak takımların sırf bu mentalite yüzünden bir soldan bir sağdan üzerine gelmesini kaldırmıyor bu bünye. Bizimki amatör ruh belki ama bir laf hep aklıma gelir böyle maçlarda “Fenerbahçe dediğin yetinmeyecek atacak, yok öyle geride beklemek, alışmamışız biz öyle rakibin ayağına bakmaya”. Skorun ve alınan puanların geçerli olduğu bir lig düzeninde çok gerçekçi değil gibi belki de ama bazen böyle düşünmemek elde değil.

Umarız teknik ekip dersini çıkartmıştır bu maçtan ve de bu uğurda giden varsın üç puan olsun, ne diyelim.

Ekim 18, 2009

Atlantik Ligi

Atlantik Ligi ülke liglerinde uzun zamandır başarılı olan bazı Avrupa kulüplerinin bulundukları ülke liginin kalitesinin artık daha fazla yukarı gidemeyeceği kaygısıyla ortaya attıkları daha çekişmeli ve marka değeri yüksek olacak bir lig önerisi.

Bu tür bir lig için öneriler 1990′ların sonunda konuşulmaya başlansa da ilk olarak PSV Eindhoven takımı önderliğinde 2001 yılında ciddi anlamda gerçeğe yaklaştırılmıştı. PSV Eindhoven ‘a ek olarak Ajax ve Feyenoord, İskoç devleri Celtic ve Rangers, Portekiz’den Benfica ve Porto, Belçika’dan Anderlecht ve Club Brugge ve bazı İskandinav kulüplerinin de içinde bulunduğu bir organizasyonla bir lig kurulması çalışmalarına başlanmıştı. Ligin 2002 yılında başlaması planlanıyordu hatta televizyon yayın hakları için görüşmeler dahi yapılmıştı. Bu arada fikrin beklenenden de fazla desteki bulması PSV kulübünün bu ligi tüm Avrupa ‘ya yaymaya çalışmasına cesaret vermiş ve bu ek öneriyi G-14 kulüpler toplantısında gündeme getiren PSV Eindhoven kulüp yetkilileri destek görmelerine karşın başta İngiliz ve Alman kulüplerinin karşı görüşleri nedeniyle rafa kalkmıştı.

O yıl şekillenen Atlantik Ligi formatına göre teoride ligde yer almayı kabul eden PSV, Ajax, Feyenoord, Glasgow Rangers, Celtic, Sporting Lisbon, Benfica, Anderlecht, Brugge, Goteborg, AIK Stockholm, Brondby, FC Copenhagen bu ligi oluşturacak, bu takımların hiç birisi kendi ülke liglerinde oynamayacak, tek bir takım küme düşecek ve bu düşen takım kendi ülke ligine geri dönecek ve o ülkenin lig şampiyonu ile yer değiştirecekti. UEFA ile görüşmeler sonunda da bu ligden Şampiyonlar Ligi’ne ve UEFA Kupa’sına da takımlar katılabilecekti. Katılan takımların ülke nüfusları kırk milyonun üzerinde oluyordu ve öngörülere göre bu ligin karşılaşmaları maç başına otuzbin ortalama taraftar vaad ediyordu. O yılın rakamlarına göre bu Avrupa ‘daki en yüksek üçüncü lig ortalaması olacaktı.

Tam o noktada (İskoçya Futbol Federasyonu hariç) bazı takımların bağlı oldukları ülke federasyonları devreye girdiler ve takımlarının ülke liglerinden ayrılmamaları için bu kulüplere ek maddi katkı vaadinde bulundular. İskoçya Futbol Federasyonu ise Atlantik Ligi ‘ne İskoç futboluna katkı vereceği düşüncesiyle desteğini sürdürdü. İskoçya Futbol Federasyonu’nun buradaki düşüncesi Rangers ve Celtic ‘in açıkça İskoç futbolunun herşeyi olduğunun bilinciyle bu iki takımın daha yüksek standartlarda futbol oynamalarının doğrudan İskoçya ekonomisine değer katacağı gerçeğiydi.

Sonuç olarak UEFA yaptığı toplantı sonrasında bu takımların daha mücadeleci bir ligde oynama kaygısını anladığını fakat UEFA içersindeki bütünlüğü bozacağı ve ülke liglerindeki kaliteyi ve lige ilgiyi düşüreceği düşüncesiyle öneriyi resmi olarak reddetiğini ve bu ligin oluşumuna izin vermediğini bildirdi. Toplantıda sarfedilen bir cümle de aslında UEFA ‘nın iplerin kendi elinde kalmasının asıl amaç olduğunu da gösteriyordu; “Eğer UEFA ‘nın bu kararı hiçe sayılıp UEFA ‘dan bağımsız olarak bu ligin kurulması söz konusu olursa bu ligde yer alan hiç bir takım bundan sonra UEFA kulüp şampiyonalarında yer alamayacaktır.”.

Bu karara ek olarak lige olumlu bakan bazı kulüplerin de ülke federasyonlarının önerdiği ek maddi katkıdan dolayı geri adım atması eklenince Atlantik Ligi’nin özünde yatan “daha mücadeleci ve daha fazla para kazandıran bir lig” sloganı gerçekçiliğini kaybetmiş oluyordu.

Celtic ve Rangers yüzlerini bu sefer İngiliz Premier League ‘ine çevirmişti. İki takım bir ayarlama ile EPL ‘de yer almayı umduklarını açıkça dile getirdiler ve bazı girişimlerde bulundular. Farklı bir konu olan bu girişim de sonuçsuz kaldı. Atlantik ligi ise tam anlamıyla rafa kalkmıştı. Her nekadar PSV Atlantik Ligi için yeni önerilerle girişimlerini sürdürmeye devam ettiyse de günümüze kadar bir sonuç alınamadı.

UEFA bir anlamda ipleri elinden bırakmak istemiyor ama söz konusu kulüpler de daha mücadeleci bir ligde oynamak istiyorlardı. Atlantik Ligi için bahsi geçen kulüpleri aslında bu yola iten daha mücadeleci bir ligde oynamanın yanı sıra elbete daha fazla maddi gelir elde edebilmekti. UEFA bu kaygıları bir şekilde bertaraf edebilmek için çeşitli yollar denedi ve deniyor. Son olarak UEFA Kupasının Europa League olarak yeniden pazarlanması da bunlardan birisiydi.

2001 yılındaki bu son ciddi girişimden sonra geçtiğimiz ve bu yıl tekrar Atlantik Ligi fikri ortaya atılmaya başlandı. Özellikle Hollanda Fubol Federasyon’unun öncülüğünde Atlantik Ligi için teorik çalışmalar geri planda da olsa sürdürülüyor. Bu son Atlantik Ligi hareketine ise ilk etapta ciddi anlamda olumlu bakan başlıca kulüpler Glasgow Rangers, Feyenoord, PSV Eindhoven, Anderlecht, Brondby ve AIK Stockholm. Celtic ise bu sefer çalışmalara uzak duruyor gibi gözükmekte. Hatta Celtic CEO ’su çok kısa bir süre önce bu tür bir oluşumun artık “Frankenstein” den başka birşey ortaya çıkartmayacağını dile getirmişti. Rangers oluşumun İskoçya tarafındaki en istekli kulüp durumunda. Kulüp menejeri bir çok kez takımın Atlantik Ligi’nde oynamasının İskoç futbolu için çok daha faydalı olacağını dile getirmiş hatta bir adım ileri giderek kulübün İskoçya Ligi’nde de ikinci (daha genç oyunculardan kurulu bir takım) bir takımla oynamaya devam edebileceğini de ima etmişti.

Hollanda Futbol Federasyonu’nun bu işe sıcak bakması ve Federasyon başkanının UEFA içinde lobi çalışmalarını başlatacağını söylemesinin ardından Atlantik Ligi bu sefer daha ciddi bir şekilde gündeme gelebilir. Futbola katkısı ne olur, katılacak takımların ülke futbol liglerini ne kadar kötü etkiler bunlar hep tartışma yaratacak konular.

Bu tür bir ligin kurulmasına sıcak bakan takımlar daha çekişmeli, daha çok izlenebilir ve finansal getirisi daha fazla bir ligde mücadele etmelerinin yanında bu oluşumda bulunmaları sayesinde yıldız statüsündeki oyuncular için de cazip kulüpler haline gelebileceklerini düşünüyor ve bu sayede ligin futbol kalitesinin de çok yüksek olacağını savunuyorlar.

Bakalım bu yakın zamanda gündeme tekrar gelebilecek olan olası Atlantik Ligi projesi nasıl sonuçlanacak.

Not: Yazı solkanat.com tarafından yazılmıştır. Uygun görülürse alınıp kullanılabilir, kaynak olarak solkanat.com ‘a bir pas atılması hoş olur, saygı görür efendim.

Ekim 17, 2009

TeriMegalomani

Elemelere 2-0 ‘la başladık, 2-0 ‘la bitirdik

Basın toplantısına bu çok değerli istatistiki bilgi ile giriş yapmak çok hoş ve de aydınlatıcı.

Fiorentina’daki kupa finalini saymazsak tüm başarıları Türk oyuncularla kazandım. Birkaç tane yabancı vardı ama geneli Türk oyunculardı.

Enteresan. Çok övünülen bir UEFA Kupası serüveninde el üstünde tutulan ve takımın iskeleti diye sürekli öne çıkartılan yabancı seçimleri (Taffarel, Popescu, Hagi) bir anda detay ve “birkaç” yabancı oyuncular oluverdi.

Ben de bizim var olduğumuz yerde başarının beklendiğinin farkındayım. Bazen böyle alıştırmak da kötüdür. Onun ceremesini de biz çekiyoruz

Buraya bir yüz ifadesi eklemek isterdim ama sanırım anlatabilecek bir tane yok. İki cümleye ukalalık ve megalomanlık ancak bu kadar iyi sığdırılabilirdi. Bir olgunun alışılmış olarak adlandırılabilmesi için tekrar etmesi ve bir nevi rutin haline gelmesi birinci şarttır. Tekrar eden ve istikrar gösteren başarıların da listelenmesi talep edilmeli bir sonraki basın toplantısında.

Bir teşekkürü de 4 yıldır sürekli bizim yanımızda olan görsel ve yazılı medyaya etmek istiyorum. Neredeyse takımın sayısı arttı. Onlarla bir takım halinde olduk

Evet burada bir kaç doğru nokta var. Basının gerçek işinden sapıp kendisiyle takım olması bugünlerin yaşanmasının asıl nedenidir. Görevini yapan bir basın olmuş olsaydı karşısında bir çok şey farklı olurdu ama nerede? Aslında bu şekilde karşısına geçip bu lafları sadece dinleyen, karşılık olarak adam akıllı sorular sor(a)mayan bir kitlenin karşısında az bile şov yapıyor.

Zaman zaman insan olduğumu hatırlıyorum

Bu iyi birşey, çünkü bir kesimin ne olursa olsun azimle el üstünde tutmaya çalıştığı, aşağı inmesi gerektikçe göklere çıkarttığı bir kişinin aslında ne olduğunu bilmesi iyi birşey.

“Sepp Piontek, bana verdiği özel röportajda, ‘Bu takımı Fatih Terim başarıya götürür’ demişti. Siz de birini gösterebilecek misiniz?”
sorusuna
Bu sorulara açık yüreklilikle tercihimi söylemiştim. Gönlüm Türk antrenörden yana. Şimdi de bunu vurguluyorum. Ama Türk Milli Takımı’nın başına kim gelirse gelsin, herkes yanında olmalı.

Öncelikle belirtmek lazım; Piontek yanılmış. Sonuç ortada. Soruya verilen cevap ise bir yönlendirmedir ve samimiyet çizgileri dışında kalmıştır. “Türk Milli Takımı’nın başına kim gelirse gelsin, herkes yanında olmalı.” sözü gerçekten samimiyet içeriyorsa “Gönlüm Türk antrenörden yana” gibi bir cümleyle arka arkaya kurulmamalı.

“Egosu var yakıştırmalarını kabul ediyor musunuz?”
sorusuna;
Ben herkese sevimli gelmeyebilirim. Böyle bir çabam da olmadı… vs vs vs … Acaba sizin sorunuzda haset, çekememezlik, yukarıdan aşağıya çekme olabilir mi? Ben de bunu size soruyorum.

Basın gibi davranmazsan ilk günden itibaren, alıştırırsan sorgusuz sualsiz işlerini yapmasına, işte böyle cevaplarla muhatap olmak zorunda kalırsın. Suçlu duruma düşüverirsin, halbuki pohpohlamaya yönelik bir soru sorulsaydı nefis cevaplar alınabilirdi değil mi ?

Ben ülkemde yapılmayanları yapıyorum

Bunların listelenmesi şart. “Yaptım” da değil “Yapıyorum”. Neymiş bunlar ? “İşte bir Kupa vardı 2000 ‘de vs vs” diye başlayan bir cümle haricinde ne gibi eklemeler yapılabilir bu “daha önce yapılmayanlar”a ? İtalya ‘dan komik bir şekilde kovulmak mı, Türkiye ‘ye geri dönülen kulüpte yuhlanarak görevini bırakmak zorunda olmak mı ? Yoksa bu son istifa mı ? Bunlarsa “daha önce yapılmayan”lar evet bunları önceden yapan biri olmamış olabilir gerçekten de… Yok eğer başka şeyler varsa “bu ülkede daha önce yapılmayan” kategorisine giren, bu yuvarlayarak üstü kapalı demeç edebiyatına adam gibi sorularla cevaplar alınsın artık da biz de anlayalım neymiş bu daha önce yapılmayanlar.

Ay karanlıkta parlar diyorum. Başka bir şey demiyorum.

…ve müthiş felsefe içerikli bir söz daha. “Everything is something happened” ‘dan sonraki favorilerden olabilir. Bu içi boş ve mantık ötesi söz ile ilgili başlı başına bir yazı yazılabilir ama biz altını boş bırakalım da isteyen istediğini düşünsün burada, malum neresinden çekersen elinde kalacak bir söz dizisi…Ay ile ilgili kontra sorular çok hoş anlar yaşatabilirdi izleyenlere gerçi…

Evet, dikkat çekici noktalara değinmeye çalıştık sözde basın toplantısından. Pazartesi günü kapsamlı bir basın toplantısı daha yapılacağı belirtildi. Umarız gerçekten bir basın toplantısı olur da artık basın mensupları övgü dolu sözlerle süslenmiş sözde sorular yerine hakiki sorular hazırlarlar. Bekleyelim Pazartesi gününü…

Ekim 15, 2009